Heirloom, güzel bir ticari dalga

Gelişmiş batı ülkelerinde seri üretimlerle üzerinden kolayca para kazanılan ticari yeni hibrit bitki ve hayvan türlerine alternatif, bazı ‘eski’ türler özel olarak yetiştirilir, ticareti yapılır. Biraz organik yetiştiricilik gibi. Ama ondan farkı, canlı türlerinin eski orijinal türlerden olmasıdır.

Heirloom sözcüğünün sözlük anlamı nesilden nesile korunarak elde tutulan anlamındadır. ABD’de başlayan, bitkilere ve hayvanlara dayalı yeni bir ticaret akımında ise Heirloom eski usul, kapitalizmde yeri ve değeri olmayan anlamında bir terim olarak kullanılıyor.

Gelişmiş batı ülkelerinde seri üretimlerle üzerinden kolayca para kazanılan ticari hibrit bitki ve hayvan türlerine alternatif, çok daha lezzetli, çok daha güzel, çok eskiden rağbette olan türlerin yetiştiriciliği, ticareti son 10 yılda git gide yaygınlaşarak yapılmaktadır. Tarım, hayvancılık ve süs bitkileri alanında bazı ‘eski’ türler özel olarak yetiştirilir, ticareti yapılır. Biraz organik yetiştiricilik gibi. Ama ondan farkı, canlı türlerinin eski orijinal türlerden olmasıdır.

Onlarda heirloom denince ilk akla gelen şey kocaman, ince derili, mis kokulu, çok lezzetli, yüksek kaliteli domateslerdir.

Örnek 1- Mesela şimdi Türkiye’de kasaplarda marketlerde satılan tüm tavuk etleri kimyasallı yemlerle birkaç haftada devleştirilmeye uygun hibrit tavuk türlerinin civcivleridir. Bunu öğreneli beri ben tavuk eti yemiyorum (üç yıl oldu). Çünkü onlar 40 – 50 gün arasında kimyasallı yemlerle devleştirilmiş civciv etleridir; tavuk değildir piliç değildir. Bildiğimiz yumurta kadar civcivlerin devleştirilmişidir.

İşte kapitalizmin bu tiksindirici usulünden tiksinenler için eski usulde, doğal yemlerle ve eski etlik tavuk türlerini kullanarak tavuk yetiştiriciliği yapılması batı ülkelerinde az ama çok makbul. Bizde henüz yok.

Eski domatesler

Zaman düşük kaliteden, neredeyse sıfır maliyetten yüksek kazanç sağlama zamanı. Eski tür domatesler ince kabuğuyla, muhteşem lezzetiyle, iç açıcı kokusuyla çok yüksek kaliteliydi. Şimdi bizde kapitalizmin çirkinlikleri zirveye çıkarken gelişmiş ülkelerde eski türlere rağbet artıyor.

Örnek 2-Şimdi ticari yönden tutulan domatesler kalın kabuklu, nakliyelerde ezilmeyen, uzun süre saklamaya dayanıklı hibrit türlerdendir. Ama eskiden çocukluğumuzdan hatırladığımız domatesler kocaman, ince derili, mis kokulu, içi kof olmayan, etli, çok lezzetli, yüksek kaliteli domateslerdi. Şimdi onlardan kim özel olarak yetiştiriyorsa bu da heirlooom tarzı bir yetiştiriciliktir.

Örnek 3- Çiçekçilerde neredeyse hiç rastlamadığımız ama annelerimizden ninelerimizden tanıdığımız paşa çadırı, ağaç begonyaları, devetabanı, ıtır vb. kapitalist firmaların seri üretimini yapmadığı, halk arasında elden ele dolaşan süs bitkilerine de ABD’de ‘Heirloom plants’denir. Hem süs bitkilerinden, hem eskiden yaygın olan domates vb. yemelik bitkilerden sevilen türlere.

Türkiye’de ‘Heirloom’ tarzı gibi, eski usul, eskiden beri devam eden üretim – ticaret bir iki sebze türü üzerinden hâlâ devam ediyor. En çok yerel, yöresel olarak. Etlik tavukçuluk sektörümüz ise ne yazık ki tamamıyla kapitalistlerin civciv devleştirme sektörü haline geldi.

Kategori: Genel Tarih: 11 Şubat 2012

Etiketler: |

'Heirloom, güzel bir ticari dalga' hakkında sorular, açıklamalar

  1. Oktay Erdem, İstanbul dedi ki:

    Kırmızı et ve beyaz et malesef özellikle istanbul da hiç mi hiç lezzetli değil. balık deseniz onun durumu da karışık. Doğadan elde edilen hayvansal protein kaynakları yazınızda bahsettiğiniz kapitalist sistemde maalesef bilinçli olarak evrimleştirilmektedir. Bu hususta okuduğum bir çok kitapta hep yeni sistemin güzellikleri anlatılırken, deli dana , kuş gribi gibi, domuz gribi gibi hastalıkların nerelerden çıktığının anlatılmasını bırakın bu hastalıklar yok sayılıyor. Örneğin deli dana hastalığı bazı kaynaklarda daha yüzlerce kişiyi öldürmeden önce bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar SPONSORSUZ bilim adamları tarafından yazıldı anlatılmaya çalışıldı lakin bu adamlar üniversiteleri tarafından sürgünlere ve yaptırımlara maruz kaldılar. Küçük bir örnek ile açıklamak daha iyi olur kanaatindeyim. Örneğin inekleri ele alalım; ineklerin mideleri bazik ortamdır (normalde) insanlarınki ise asidik ortam. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar ineklerin bünyelerinde salmonella (deli dana) (BSE) bakterileri zaten mevcuttu ve bunlar SADECE bazik ortamda (ineğin midesinde vs) yaşayabiliyorlardı. Yani inekten sağılan sütün kaynatılmasının zorunlu olmadığı yıllardan bahsediyorum. Kaynatmak gerekmiyordu çünkü bazik ortamdan asit ortama gelen bu mikropların insanın asit ortam olan midesinde yaşama şansları hiç yoktu. Lakin ne zaman ki gözünü para ve iktidar hırsı bürümüş büyük patronların talimatlarıyla ineklerin beslenmesi (12 ay ve 5 misli fazla süt alma vaatleriyle), yiyeceklerine çimento tozu katılmasına varana kadar değiştirildi işte o zaman ineklerin midesi zamanla önce nötr ortama sonrada asit ortama dönüştü. Ortalama ömrü 20 yıl olan ve maksimum 8 ay lohusalık döneminde süt veren inekler de 12 ay süt vermeye başladılar. Sentetik besinlerle adeta yavaş yavaş zehirlendiler. çok geçmeden güneş ışığını ceza evindeki mahkumlar kadar bile göremeyen ineklerin ömrü 4-5 yıla düştü. Haliyle çok sık hastalanan talihsiz ineklere çeşit çeşit antibiyotikler kullanıldı. Bu esnada İlaç piyasası baronlarının cepleri dolarken, biraz önce bahsettiğimiz salmonella gibi bazik ortamda yaşayan bakteriler de boş durmayıp ineklerin mideleri ile birlikte evrim geçirdiler ve asit ortamda (yeni inek midesi ortamında) yaşamaya devam ettiler. İnsanlar da bu arada inek sütünü kaynatmadan içilmeyeceğini öğrenmekteydiler.. çünkü artık salmonella asit ortamda (insan midesinde de) yaşayabiliyor ve insanları hasta ediyordu. Hayvanlar hastalandığında ise kullanılan antibiyotiklerden kurtulan birkaç güçlü salmonella bu asit ortamda bir de bu antibiyotiklere direnç kazandılar. İneklere uygulanan antibiyotikler ise ne tesadüf ki insanlara kullanılan antibiyotiklerle aynı türevdeki antibiyotiklerdi. Neticede süper mikro organizmalar çıktı ve buna da “deli dana” diye isim takıldı. Ne hikmetse bilinen antibiyotiklere dirençli olan bu bakterilerin ciddiye alınması için yüzlerce insan ve hayvan öldü. Acaba bu danalar kendi kendine mi delirdi? yoksa birileri önce hasta et sonra iyileştir politikasını benimseyip bu hastalığın ortaya çıkacağını bile bile (sürülen bilim adamlarını 70 yıl önce bunların böyle olacağını söylemişken) mi bu danaları delirtti? Aynı zamanlarda ne tesadüf ki amerikada 1950’li yıllarda pastörizasyon yasası çıktı ve pastorize olmayan süt üretimi satışı yasaklandı. Pastörizasyon tesislerinin kurulması çok pahalı olduğu için (küçük çiftçinin kuramaması ve tekelleştirmek için bilinçli olarak pahalı o dönemde) 4000 adet aile çiftliğinden geriye 300 adet büyük pastörizasyon tesisi kaldı. Ve böylece artık kimse doğal süt satışı yapamamaya başladı. mandıralar tek tek kapatıldı. Yapılan deneylerde kendi annesinin sütü pastörize edilip verilen buzağlar %85e varan oranlarda ilk 6 ay içerisinde ölseler de artık bir kere pastörizasyon yasası insanlık menfaatine çıkarılmış, yatırımlar yapılmıştı. Tabii bu durum ülkemize yansımakta gecikmedi. Kısacası bu düzende gıda ve ilaç sektörü aynı para ve iktidar sahibi baronların elindedir. Maalesef biz de ineklerle birlikte evrim geçiriyoruz. Bu evrim tamamlandığında doğal ürünlerden yiyen insanlar sanırım bu ürünleri sindiremez hale gelecekler. Çok yakında kansere de çare bulunur; önce herkes kanser olur, sonra itina ile iyileştirilir. Bir de bu arada bitkilere el atalım dediler amerikalılar.. GDO diye bir şey çıkarttılar. Avrupa ülkeleri tehlikenin hemen farkına vardı, GDO’lu ürünlerin ülkelerine girmesine adeta ambargo uyguladılar ancak amerika ve canada dünya ticaret mahkemesine avrupa ülkelerine çok yüklü miktarda tazminat davası açınca geri adım atmak zorunda kaldılar. Üzerine yazılması şartı ile GDO’lu ürünlerin ithalatına izin verdiler. tabii bu süreçte avrupalılar GDO ile ilgili olarak halklarını çok iyi bilinçlendirdiklerinden amerika istediği satışları avrupada yapamadı. Bu bilincin gelişmesinin çok daha zor olduğu düşük gelirli ülkelere yöneldiler. Arjantin, Türkiye gibi… GDO 3 üründe varmış pamuk, soya fasulyesi ve mısır. Göğsünü gere gere sadece 3 ürün diyor Okan Bayülgenin programında GDO savunucuları. Bir de yetersiz GDO karşıtı oturtmuşlar tabiri caizse mostralık orda. GDO’culara soruyorum sadece mısırın 1200 çeşit gıda ürününde kullanıldığını bilmiyor musunuz? Neden karpuz değil de mısır acaba hiç düşündünüz mü? Bir süper markete girin ambalajlı ürünleri alın ve içierisindekilere bakın mutkala mısır ve mısırdan elde edilen E ile başlayan bir çok katkı maddesi göreceksiniz. Ben içinde mısır olan hiç bir ürünü almıyorum. GDO konusunu ayrıca bir başlık altında incelemek gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki isteyen istediğini yer de içer de….
    Site yöneticisine böyle bir duyarlılık gösterdiği için teşekkür ederim.

  2. Handan, Bodrum dedi ki:

    Sayın Oktay Erdemin açıklayıcı yazısını okulumuzun sitesinde paylaşmak isterim izninizle ama nasıl paylaşılıyor bilmiyorum. Yardımcı olursanız sevinirim.
    ***
    Kendisini tanımam. Birkaç soru sormuştu bir de bu yazıyı eklemişti sonra kayboldu. Benim izin verip vermeme yetkim yok. Kendisine de soramam. Ama herkes yayılması gereken çok önemli bir bilgi. Bence alın yayın. İnsanlık namına büyük önem taşıyor bu tip bilgilerin yayılması.


Sorunuzu / Yorumunuzu Aşağıya Yazabilirsiniz.
Lütfen yazı dili kurallarına saygılı olalım.


(Yazamıyorsanız Mozilladan deği Google Chrome ile giriş yapın.)